Tutuş
Tepeler tepelerle
Vadilerle vadilerle
Yamaçlar yamaçlarla
Gökyüzü Yeryüzüyle
Eller ellerle
Tutuştuğunda
Başlar
Tutuşma
Add comment August 6th, 2009
Tepeler tepelerle
Vadilerle vadilerle
Yamaçlar yamaçlarla
Gökyüzü Yeryüzüyle
Eller ellerle
Tutuştuğunda
Başlar
Tutuşma
Add comment August 6th, 2009
Yüzümden aşağı dökülen özlem yılları
Yerlerini bırakıyor
Kaybettiği sadece bu bitmezmiş gibi gözüken savaş değil
Hem düşmanından hem dostundan ayrılıyor
Her ayrıldığı noktada ayrı hüzün
Her terkettiği cephede ayrı bir acı gizliydi
Farkındalığın verdiği gururla sürerdi öne onları
Gün geldiğinde bir tanesi bile tutunamadı
Şimdi yeni bir gün var
Yeni bir gelecek
Resimlerini yaptığım
Hayallerini kurduğum
Şiirlerini yazdığım yıllardan da güzel
Hayatımın tanıklığında gülümsemen
Gözlerinin özleminde arada üzülsem de
Bilirim ki o beklediğim geldi
Usulca ses verdi
Beni duydu
Ben onu duydu…
Add comment July 15th, 2009
Hayatım
Hep sana bir adım daha
Yokluktan varlığa
Hiçlikten senliğe kavuşmak
Uykuma uzaklaştığım gecelerden
Senliğin şenliğinde senle buluşmak
İçimde sesini yeni yeni duyduğum bir fırtına kopuyor
Hep o özlediğim
Hep o hayalimdeki fırtına
Göklerdeki şimşekler gözlerimde çakıyor
Kalbimin çarpıntısı gök gürlemesi
Nefesim rüzgar oluyor sesime
Esiyor geliyor ellerden dolanarak
Bana senliğin türküsünü getiriyor
Add comment June 9th, 2009
İçimde
Yukarı yukarı beni saran bir bahar
Tüm çiçekleri fulya
Tüm kokuları sümbül
Dal dal büyüyor
Her filizinde bir başka heyecan
Her yaprağında bir başka şiir gizli
Gözlerim her gün uyandığında ilk seni arıyor
İlk seni duymak için
İlk seni hissetmek için
…
Add comment February 25th, 2009

Dokunduğunda sesim sesine
Bir kar tanesinden de hafif bir ilmek atıldığında yüreğime
Nefesim nefesine karıştığında
Yüzüm güne döndüğünde
Bilirim ki
Sen bir yerlerdesin
Ben oradayım
Kırgınlıkların bana kaldığında
Yüzleşemediğim sözlerin çarptığında
Bu kalp ağrısı bendeki
Hem aklımı başıma getiren
Hem beni dize getiren
Sevgilim
Sustuğunda duyduklarım bana yeter
Yanımda ol
Sonsuz erer
Sana isim bile veremem
İsimsizsin
Benimsin
Tarifsizsin
Göklerde de yoksun
Yerde de
Ne sağımda
Ne solumda
Tam ortasındasın kalbimin
Tam içimde
O en gizli yerde
Bir senin bir de benim bildiğim
Yüreğimize yürüdüğümüz bu yolda
Ne yalnızız ne kalabalıktayız
Elimizde bir mum
Işıktan da öteye bizi götürsün diye
Titremekte
Add comment February 15th, 2009
Bu gün
Bu dünya
Bu gökyüzü üzerimdeki
Bu kayan toprak altımdaki
Bu haykırışlarım sonsuz boşluğa
ve çığlıklar içimdeki
artık bana ait değil
İkimize ait günlükler bundan sonra
Edeceğimiz danslar
Mola vereceğimiz duraklar
Altında uyuyacağımız ağaçlar
İkimize
Biz
Birbirimize
Ait.
Mum alevinin huzurlu ışığı
Artık güçlü
Ne korkak
Ne çekingen
İkimize de alışkın
Birbirimize de tanıdık
Bir çiçek
Bir sürpriz
Bir kahvaltı
Bir kadıköy
Bir tutmaç
Bir el
Bir el daha
Parmak uçları soğuk
Yürekler sıcak
Bir araba
Bir sandal
Bir nehir
Bir şehir
İstanbul
Sen
Ben
Ve bir de
Yemeklerimiz
…
Bir hayal bu yaşadığım…
Günışığına çığlığımı duyan
Gözlerimdeki korkuyu kaldıran
Yüreğimi hürriyete açan
Add comment February 13th, 2009

hissedebilmek için kalbimi ellerinde
uzaklaşan gölgeni tutabilmek için
bir daire çizerdim
gözyaşlarımla
o dairenin tam da ortasına oturup
şaşkınca şaşırmışcasına etrafı seyredip
çevirip de başımdaki tüm rüzgarları üzerlerine
karmaşalarını izlerdim
düşkün oturup durduğum gecelerde
düşümü çağırıp dalgaların ardından
üşenmeden, üşümeden, yorulmadan
her gelen tekneden inmeni beklerdim
Beklerdim.
Sevmeni,
Görmeni,
Bilmeni…
Add comment January 7th, 2009
Şarkılar senin oldu
Tüm ne kadar varsa söylediğim
Ezberime yeni ezberler katıp
Uğruna uykusuz kaldığım
Add comment December 26th, 2008
Dinliyorum öğreniyorum… yazılar çok sonra gelecek…
Size sadece bazı resimler…






Add comment December 10th, 2008
Yara
Oralarda bir yerde
Ne nerede olduğunu biliyorum
Ne de ne kadar derin olduğunu
Acısı kadar gerçek
Ne kendim, ne geçmişim
Adı gelecek
Add comment December 9th, 2008

Bu kitapla ilgili yorumlara bakınca, yalnız olmadığımı hissettim. İyi ki Elif Şafak okumaya bu kitap ile başlamamışım.
Elif Şafak iyi bir yazar, inanılmaz bir hayalgücü ve bunu kelimelere dökebilecek tanrı vergisi bir yeteneğe sahip. Kelimelere hükmetmek, onlarla oynamak en büyük zevki.
Şehrin Aynaları, ne için başladığı ve bittiği belli olmayan bir kitap. Kitapla birlikte uzun bir yürüyüşe çıkıyorsunuz, nereye gittiğinizi bilmeden, her geçtiğiniz yerde bir karakterle tanışıyorsunuz, sonra sonra bu karakterler arada birbirleri ile de karşılaşıyor. Kitabın sonunda da yol bitiyor sadece. Birden tüm kitap da bitiyor. Yani büyük bir edebiyat eleştirmeni değilim ama bir okur olarak diyebileceklerim şunlar:
1- Kitabın kurgusu çok kötü, güzel bir hikayeler bütünü, ama ana hikayesinin ne olduğu belli değil, karakterlerin hepsi yarım kaldılar, hangisi ne oldu kitabın sonunda belli olmuyor. Yazar bir sürü karakterle okuyucu tanıştırdıktan sonra insan kitabın sonuna doğru bunların bir yerden aynı hikaye içerisine yedirileceğini düşünüyor ama sürekli yeni karakterler katılıyor, bunların bazıları sadece 2-3 sayfalık bir kısımda girip çıkıyor kitabın içine. Çoğu karakterin akıbeti belirsiz kitabın sonunda ya da sırf bir şekilde neticelendirmek için herbirine bir son yazılmış. Kitap birbiri ile alakasız bütünlerden oluşuyor gibi.
2- Yazar kelime oyunlarına bazen öyle çok kendini kaptırıyor ki artık belki de bilerek mananın dışına taşıyor yazdıkları, sırf kelimelerin yanyana gelip bir ahenk oluşturması için kurulmuş cümleler oluyor arka arkaya. Cümlelerin bir mana taşımasından çok bir ahenk oluşturması amaçlanmış gibi hava hissettim. Bu tabii okuyucu bir süre tutuyor, kelimelerin arasında akarken. Ama bu şekilde sürekli okumak, insanı yoruyor, çünkü dakikalar geçtikçe kafanızda bir yere oturtamayınca okuduklarınızı kitaptan kopuyorsunuz.
3- Bu kitap bitirmekte en çok zorlandığım kitaplardan biriydi, öykü çok dağınık olduğu için bir türlü içine giremedim, sonunu bile merak etmedim. Sırf kitabı bir şekilde bitirmiş olmak için okudum diyebilirim, yazara saygımdan, kitaba saygımdan, yarım bırakmak istemedim.
Zor bir kitap belki, ileride bir ara tekrar okumayı denerim ama zannetmiyorum
…
Siz siz olun bir Elif Şafak kitabı okuyacaksanız, Pinhan’dan başlayın…
Mehmet
Add comment December 7th, 2008
.jpg)
Sivas ‘93 - Genco Erkal - oyununu seyrettikten sonra…
“Biz daha şanssızız”, böyle dedi kurtulanlar. Geride bıraktıkları 33 arkadaşlarının ardından. Bir otelde, Sivas’ta, 93 yılında, ölümü, yıkımı yaşayıp da hayatta kalma şanssızlığına uğradılar. İhaneti gördüler. Hatıralarına vurulan bu isli, dumanlı, ateşli lanetin prangasını söküp atma şansları olmadan, ömürlerini bu ağırlığı taşıyarak geçirecekler. Genco Erkal’ın oyunda altını çizdiği gibi “Hiçbir şey eyleme geçmiş cehaletten daha korkunç olamaz”dı.
Koskoca! devlet otoritesinin gözü önünde 3-5 çapulcu, bir otel dolusu insanı yakma cüretini gösterebildi 93 yılında Sivas’ta. Devlet kendisine saygı duyup kurallarına uyanların üzerine gitmek yerine, kendisini saymayan ve kabul etmeyenlerin üzerine gidip hadlerini bildirmeyi öğrendiği zaman devlet olacak. Ve Sivas’lılar alınlarındaki bu lekeden memnun değillerse öncelikle o otelin kebab lokantası olarak işletilmesini engelleyecekler. Bu da öncelikle Sivaslıların sorumluluğudur, kimsenin değil. Herkes kendi yaptıkları ile yüzleşmeyi öğrenmeli…
Oyun üzerinde çok konuşulacak bişi yok, çıktıktan sonra hissettiğim tek şey “suçluluk” oldu. Bu olayın tekrarını engelleyebilecek ne yaptık ki şu ana kadar… Suçluları bile bulup cezalandırmadık… Allah hepimizi affetsin… Hayatlarını kaybeden 33 insanımız nur içinde yatsın… Onlar şanslıydılar… Bu yükü taşımayı bizlere bırakarak aramızdan ayrıldılar…
Add comment December 3rd, 2008

sonunda filmi izledim ve üzerine bir iki kelam edebilir hale geldim…
…
ilk yarisinda filmi pek begenmemistim (hem hikayesini, hem de oyuncularin performansini)… ikinci yarisinde ise hersey tamamen degisti… sahneler hangi sira ile cekildi bilemiyorum ama sanki film cekilirken süre icerisinde oyuncular daha bir filmi sahiplenmeye baslamislar, son sahnelerde daha cok rollerini benimsemisler gibi geldi bana, filmin cekilme sürecinde karakterleri daha bir sindirmisler iclerine… daha bir hissederek oynadilar sanki son bolumlerde… (ya da cagan irmak filmin sonuna dogru gorsellik yeteneğine hikayeyi anlatma yetenegini de katti, oyuncularin da kulaklarini cekti…
…)
cagan irmak cem yilmaz gibi, “ben de bu espriyi yaparim” der herkes, ama kimse cem yilmaz gibi anlatamaz (kendisi de der en büyük numaram diye)… cagan irmak da herkesin “ben bu filmi cekerim” diyebilecegi kadar basit bir konuyu hickimsenin cekemeyecegi anlatamayacagi kadar anlatmis… bence güzel… “boleyn kizi” filminde oldugu gibi o kadar karmasik ve karisik iliskiler yumagi ile seyircinin kafasini bulandirmanin da geregi yok sonucta
…
ben ozellikle cagan irmak’in sahilde cektigi goruntuleri cok begendim… elinde sopasi ile adam -ben yine adini unuttum
- yuzuklerin efendisindeki asasi ile dolasan gandalf’a benzemisti ama olsun…
…
filmin aslinda teknik bir yorumu oldu bu… hikayesi ile ilgili yorum yapmayacagim…
… benim tek anlamadigim niye hep adamlar ISSIZ… ISSIZ kadinlar yok mudur? varsa niye hep maskülen olarak tariflenir aldatan… ve kadinlar niye hep masum ve aslinda sucsuz olandir… küresel bir komplo ile karsi karsiyayiz ey erkekler, uyanin!!!
…
Add comment November 20th, 2008

İçimde öyle bir birikmişlik var ki… Suskunluğun içinde bir susuzluk bu… dudaklarımın arasında sıyrılıp da gökyüzüne doğru bulut bulut dağılan kelimelerin özleminde…
Zamana karşı duygusuz bu aşk, yetişememenin verdiği o mükemmel iç açlığı… Neye yöneleceğini bilemeden takatsiz kalmış kelebek yuvası… sonsuz kozasında 12 günlük ömrünün peşinde… zamansız, zamana karşı duygusuz… ilksiz… sonsuz…
Çağrıların merdiven merdiven yükselttiği bu gökyüzü… dertsiz tasasız… içimdeki birikmişlik işte… öncesiz sonrasız… zamansız…
Add comment November 17th, 2008
Hissizlik
Boşluğun tam ortasında
Bir ceza bu kendime verdiğim
Tüm beyaz renkler kucağımda
Hissizlik
Acısı unutulan ismimin
Kendime sorgusu
Hiçsizliğin
Sensizliğin
Tortusu
Add comment October 25th, 2008
Hayatta herşey bir vesile… Bu akşam uykusuz kalmam da demek bunları yazmak içinmiş… Aslında başka bir haberdi beklediğim, belki de gelen haber buydu.

Bir hafta içinde iki kez Sultanahmet Camii’si içindeki kitap fuarına gidince artık Allah bir yerde rastlatıyor. Anneme CD’ler alırken bir ilahi kulağıma çalındı. Dinledim, dinledikçe bir yolculuğa çıktım, döndüm dolaştım ardına düştüm, peşinde dolandım durdum. Kendi alacağım CD’leri aldıktan sonra oradan ayrıldım, ama bir 100 metre sonra geri döndüm ve o ilahinin olduğu CD’yi de aldım. O zamandan beri dinliyorum, ilahinin adı “uyan ey gözlerim”. Yukarıdaki CD’deki ilk eser, tertemiz bir ses, gitar, ud, kanun eşliğinde, beni bir yerden diğerine vuruyor, mekansız yapıyor, zamansız yapıyor.
******************************
uyan ey gözlerim gafletten uyan
uyan uykusu çok gözlerim uyan
azrail’in kastı canadır inan
uyan ey gözlerim gafletten uyan
uyan uykusu çok gözlerim uyan
seherde uyanırlar cümle kuşlar
dillu dillerince tesbihe başlar
tevhid eyler dağlar, taşlar, ağaçlar
uyan ey gözlerim gafletten uyan
uyan uykusu çok gözlerim uyan
semavatın kapuların açarlar
müminlere rahmet suyun saçarlar
seherde kalkana hülle biçerler
uyan ey gözlerim gafletten uyan
uyan uykusu çok gözlerim uyan
bu dünya fanidir sakın aldanma
mağrur olup tac-u tahta dayanma
yedi iklim benim deyu güvenme
uyan ey gözlerim gafletten uyan
uyan uykusu çok gözlerim uyan
benim, murad kulun, suçumu affet
suçum bağışlayub günahım ref’et
resul’un sancağı dibinde haşret
uyan ey gözlerim gafletten uyan
uyan uykusu çok gözlerim uyan
******************************
Güftesi Sultan ııı. (veya ıV. murat)’a rivayet olunuyor. Bestesi Ali Ufki bey’in yazdığı notalarla günümüze ulaşmış. CD’nin kapağının içinde ayrıntılı bir açıklama da var “uyan ey gözlerim”le ilgili… Artık o kısımları da CD’yi alıp okuyarak öğrenin, benden bu CD için bu kadar… Eserle ilgili diğer ayrıntıları aşağıdaki linklerde de bulabilirsiniz, ben burada fazla ahkam kesmek de istemiyorum cahil olduğum bir konuda.
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=uyan+ey+gozlerim+gafletten+uyan
Bu ilahi, insanların gelip onu bulmasını bekliyor gibi, bulunduğunda da hiç bırakmamacasına içine işliyor. Benim cahilliğim, bu ilahiye 30 yaşımda rastlıyorum ve nereden bilirdim ki aldığım diğer CD’nin için de de bunun bir başka icrası var. Bir yerden yakaladıktan sonra, bir anda heryede karşıma çıkmaya başlıyor…

Topkapı Sarayı’nın çıkışındaki Devlet El Sanatları Satış Ofisinden aldığım bu CD’de de “uyan ey gözlerim” üstad neyzen Murat Salim Tokaç tarafından bir olgunluk eseri olarak, evc makamında icra ediliyor. CD’deki 5. eser…
Benim gözlerim uyanmaya devam ediyor. Sizlerle paylaşmak için bu ilahinin peşinden internete giriyorum. Ve karşıma bir site çıkıyor.
http://www.uyaneygozlerim.com/
Bu site beni iyice hayrete düşürüyor. Karşımda 22 farklı icra yorumu ile “uyan ey gözlerim”. Kendi kendime tekrarlıyorum /uyan ey gözlerim/gaflet uykusundan uyan/ … Bu sitede özellikle dinlemenizi isteyeceğim, yine çok farklı bir icra olan, sitedeki listede 10.sıradaki İsmail Durak’dan (Bülbül Hoca) Kaside. Diğer icraları keşfetmeniz size kalmış…
Gözlerimdeki uykusuzluk artık naçar… “Uyan ey gözlerim”in peşinde giderken son durak olarak aşağıdaki sayfaya rastlıyorum. Bir önce size aktardığım sayfanın sağ alt tarafındaki bir küçücük link, önümde koca bir yol açıyor ve aşağıdaki sayfada gecemin yolculuğu şimdilik tamamlanıyor… Bundan sonra devamının keşfi bizlere kalmış…
http://www.umutrehberi.com
1 comment October 4th, 2008

Bir söz söylemek nasip değilse elden ne gelir. Söylenen eğer amacını aşacaksa. Uçar gider, biz farkında olmadan… erir, elenir, sürüklenir kaderin bilmem kaçıncı sopasıyla…
Nasip değilse yazılması gerekenler… Onlar eksik kalacaklardır… Eksiksiz olan bizden talebini yineleyene kadar, evvel ve ahir olan düzeni bize verene kadar…
Bir söz yeter… Bir el ver yeter… Bir gör yeter… Görmekten ayrı tutma bizi yeter…
Add comment October 4th, 2008

İki uçdayım
Ayrı ayrı da değil
Aynı anda
İkisi de bir taş atımı uzakta
İki uçdayım
Biri diğerinden dertli
Ötekisinin ağzı bozuk
Aradaki herşey bulanık
İki uçdayım
Missy belki duyar beni
O içimdeki sesiyle
Piyanosundan seslenir belki
İki uçdayım
Nereye gideceğim de belli değil
Her yanım hesapsız
Düşün Mehmet birazcık eğil
Bu taşlardan ördüklerim
Geliyor teker teker üzerime
Harcım kalmadı artık
Aradıklarım bunun neresinde
Ne zaman düştüm bu tarafa bilemiyorum
Bildiğim var da dile gelmiyor
İçimde bir yerlerde
İtiraf edileceği günü bekliyor
İki uçdayım
Uçların arası eşit
Bir ben arada dengesiz
Hangi yöne düşsem
Ondan düzensiz
Düşüncesiz
Gideceğim taraf belli
Beni o yola götürecek rehber de
Belirsizlik kaç kişi olacağımızla ilgili
Yollukları kaçarlık yapacağımdır derdim
Yola çıkmak için beklerim
Beklerken iki uçta
Birini aldatır ucun
Birini bekletirim
Kendim arada düzensiz
Aklım süreksiz
İçimdeki renklerden bir tutam
Dışa vurmuşsam
Burada sussam
Gözlerim gözlerinin özleminde
Susamışsam
Keşisen yolculuklarımızı
Dilesek
İki uç arasında bir yerde
Buluşsak
Birinden diğerine
Vasıl olsak
Add comment October 4th, 2008
Bitmeyecek gülen gözlerine olan özlemim
Her tuttuğumda ellerini beni tutan sıcaklığına da
Yazdıklarımı da kaybetsem bir gün
Beni büyüten sözlerin olacak hep aklımda
Yavaş yavaş beynime işliyor yok duygusu
Bir zehir gibi sarıyor içimi
Gözyaşlarımdan aşağıya
Seninle yaşadığım günler akıyor
Bir son nefes kadar uzağız artık birbirimize
Buluşacağımız bir gün elbet olacak
İşte o gün
Bil ki benden daha mutlusu olmayacak
Add comment April 24th, 2008

Geçlik bu
Belki de geçmişlik
Arkada yanıp duran o izsiz aleve ait bir ağıt
Yüze vuran yaz damlaları gibi kurak bir güne ait
Taşların sökülüp de birer birer
Yuvarlandığı aşağılara
Ve arkasından koşarken ağlarken
Gözlerim gözyaşlarıma mekan olamazken
Bir zaman tamlaması tam da bu anda
Sokak arası hayatın kırıklıkları da dahil
Çan sesleri arasında bir koşu bu
Hep bir kapıya doğru
Önümde uzayıp giden bu yolda
Geçmişe doğru
Geçliğe doğru
Geçtim ben de aslında
Verdim de üzgünlüklerimi
Bıraktığım kırgınlıklarım da değildi
Geçmişti
Geçlikti
Çok geçti
Üzerinden çok sular da geçmedi ama
Geçmişti geçlik
Zaman kalmamıştı
Zamana kalmamıştı belki
O hepti geçti zaten
Adı üstünde ya
Geçlikti.
Add comment December 23rd, 2007
Hüzne ait bir hikaye hiç istememiştim.
Bana ait olanları da hep reddettim
Gözlerim kapalı ve düşümdeyken bile
İzlerini sildiğim güz sabahlarına aitlerdi.
Aramadığım ayrıntılardı
Söylemediğim sözleri de içerirdi
Bana ait oldular belki ama
Bu hikayelerde ben hiç olmadım
Hiçbiri de tamamlanmadılar
Hepsi bir kırık aynanın aksi gibi
Yarı parçalı, yarı umutlu
Yansıları hep kırık ve süreksiz kaldılar
Bana ait olamadılar
Öyle olmalarını da isterdim belki
Ama ben hiç o hikayelerde olmadım
Olamadım…
Add comment December 23rd, 2007

Oyun tam gözümün önünde
İki küçük hamlede hareketsiz kalışım
Bir sözle küsüşüm
Bir gülüşe aldanışım
Oyuna dalmışım işte
Gözlerim ellerimin önünde
Hissiyatım tatilde
Saklanmışım
Bitmeyecekmiş gibi
Tekrarlar içinde aynı oyun
Yerdeki o çizgiler
O vurgular taşlara
O haykırışlar coşkuyla
Duyduğum çocuk sesleri
Alaylar
Aldanmışlığımıza
Sese dair bir ürperti
Bir mesafeli bekleyiş
O her zamanki hareketliliğe
Çekingen, ürkek iç çekiş
Uzaktan uzaklardan
Oyunlara bakarak
Kalabalıkların sevdasının dalgınlığında
Bir coşku girdabına dalmışım…
Add comment December 23rd, 2007
Geride ne aşk kaldı, ne sen
Uykularım da kalmadı
Acıya uyandılar…
Geride ne bahar kaldı, ne sen
Hayallerim de kalmadı
Rüyaya daldılar…
Geride ne ben kaldım, ne sen
Sadece bir kaç mektup kaldı
Ateşe attım
Yandılar…
(Çeşme, Eylül 1998)
Add comment October 7th, 2007
Yüreğimde bozkır heyecanları
Uçan
Coşan
Buğday taneleri rüzgarda
Sarı denizin köpüksüz dalgaları
Ağlarını atmış balıkçılar
Pullarda güneş parıltıları
Güvertede balık istifi
Akan okyanus kanı
Damarlarımda
Aklımda
Yerdeniz hezeyanları
Add comment October 7th, 2007
Düz bir çizgi çektim ödünç hayatımın üzerine
Duraksız yolculuğumdan önce verdim son molamı
Hayallerime olan gecikmiş borçlarımı ödedim
Doldurdem sefer taslarımı anılarımla, yaşamımla
Dinlemesi pek hoş bu ezgiyle son kez çınlandı ruhum
Yüküm ağır değil şükür ki
Kalbim boş, düşüncelerimi de ben boşalttım.
Son bir defa daha baktım gökyüzüne
Belki görür suretini şu yorgun gözler diye
Ama göre gökyüzü oldu beni
Ben gözlerimi yumdum.
Son bir kez nefes aldım içime derince
Belki bir rüzgar getirmiştir kokunu diye
Ama kokan yalnızlıktı, soğuktu üstelik.
Dinlemek istemedim, dinlenmek dileğim
Kulaklarımı kapadım, yüreğimi duydum
Üç defa daha attı,
Sonra durdu…
Add comment October 7th, 2007
Bir yitik çoban çağırır rüzgarı derler
Elinde tuttuğu asa havayı çizdiğinde
Bir bulut başlarmış ağlamaya
Ve diğerleri peşine…
Bir çoban çağırdı son yağmuru
Sürüsü ve aşkı dağılmış
Bir umudu kalmış kaybetmediği
Kendini bulmak çabası içinde
Kaldırdı son bir nefesiyle
Asası çizdi havayı sessizce
Karanlık geliyordu ve kimsecikler yoktu
Haberi olan gitti, kaçtı çobandan
Ürperti içindeydi ve dinlemedeydi
Sessizce açıldı yüreği kapkara bulutlara
Bir iç geçirdi ve ooff çekti…
Asasını aldı.
Kimden önceydi acaba son giden
Aklına gelir miydi ama sezerdi sanırım
Çoban düşünmedi fazla kurcalamadı.
Yeniydi ama alışıktı bulutlara
Karasına baktı karanlığa daldı.
Önce bir öpücük verdi su damlasına,
Sonra hayatını…
Add comment October 7th, 2007

Yalnızca kargaşa
Günbatımı bile bu kadar uzakta değildi
Anlamını verdiği güne hiç bu kadar yabancı olmamıştı
Yalnızca karmaşa
Sadece tek çığlıkları geliyordu insanların
Yürekler gömülüydü ve mecaz bu kalemde yoktu
Yalnızca acı
O gün geldiğinde hoş gelmedi
Gün zorla ışıdı ve pişmandı
Sadece bir göründü dünkü gibi değildi
Işıklar taradı, ama hiç çocuk yoktu
Bu sabah güneşle yıkanmaya kimse gelmemişti
Yalnızca hüzün
Alacaklı olmak zor ve borçları ödemek de
Garip heyecanlar geldi geçti yüreğime
Anlatmak hep zor o günü
Titrer kalemim bunları dile getirirken
Ve mecaz rafa kalkmıştı bunları yazarken
Add comment October 7th, 2007
Derdim özleyiş
Dizlerimde derman kalmayasıca
O boş heveslerin peşinden koşmayı
Gözlerim kuruyasıca ağlamayı
Gökyüzüne boş boş bakmayı
Düşünceyi düşünceye boğmayı…
Moulin Rouge filmini bulun seyredin bir ara…

http://www.ideefixe.com/Video/tanim.asp?sid=Y1WDZBGPGD8DFF9PMEDI
Add comment August 9th, 2007

Bu ne yeni başladığım
Ne de son verdiğim bir yolculuk
Ama arada unuttuğum
Aklım başıma döndüğümde
Yolu tuttuğum
Elimdeki yenilmezleri de ezberleyip
Gözlerimi yıkamadan gittiğim
Aklımın bazen biçare kaldığı
Saklılarımın beni unuttuğu
Benim ardışık kaygılarımın büyüsünden çıkamadığımı
Hep yanımdanın da yanımda olduğu
Hep uzakta olsunun da varlığını hissettirdiği
Benim de arada sırada eşlik ettiğim
Bir yolculuk
Ne çok fazla üzerine söylenecek var
Ne de gözardı edilecek
Duracağım yerlerdekiler beni beklerler
Yanımda olsun yanımda
Uzakta olsun uzağımda
Olsun
Ben olmasam da olur diyeceğim
Olmayacak
Anlaşılmayacak
Ama ben olmasa olur işte
Gözümün önünde kıvrılıp duran, çitlerle sınırlandırılmış bahçeler arasından kendine bir yol bulmuş bu iz. Ağaçların eğilerek selam durduğu altından geçerken bu patika. Kendimi terkettiğim kendimi bulmak için. Bu ıssız geçit. Birlikte yaşadıklarım da yaşayacaklarım da sıralanmış. Beni bekler… Ama işte diyorum ya… Ben olmasam da oluyor bazen…
nerede duruyorsam
orayı arıyorum
dünden de razıyım
yarından da
susuyorsam
görüyorum
Add comment June 3rd, 2007

Elif Şafak’ın ilk romanı… Yazarın hayal gücünün zenginliğine hayran olmamak elde değil… Elif Şafak, kendisinden önce yazılmış hiçbir kitaba benzemeyen ve kendisinden sonra da benzeri yazılamayacak bir kitap yazmış… Bu kitabı okuduğum için kendimi şanslı hissediyorum…
Düşün, hayalin, mistik alemlerin, gerçeğin birbirine karıştığı bir hikayeler çeşitlemesinde kendi hikayesini arayan bir derviş, Pinhan…
2-3 yılda bir tekrar tekrar okunmalı… Bir defa okunup bir kenara bırakılamayacak kadar değerli bir kitap… Eminim her okuduğumda başka bir bölümüne takılacağım…
Çok beğendiğim bir bölümünü aşağıya ekliyorum: (ekşi sözlükde insanlar başka bölümlerden de alıntılar yapmış)
Dağ, tepe / bayır, ova / su ve toprak / ateş ve hava / senin kokunla yoğrulmuş / buram buram sen kokmakta / her nefeste / her iç çekşte / ve her özlemde / seni / sade seni / soluyorum / senin karşında utanmaktan değil / seni utandırmaktan / korkuyorum / öyle bir sapa yola / soktun ki / beni / öyle bir yolda rehberlik ettin ki / hep ışığı görmemek için / görüp de / gün ortasında çırılçıplak kalmamak için / yalvardım durdum / en nihayetinde / dönüp dolaşıp vardığım yerde / senden / bir senden /uzak düştüm / ayrı düştüm / belki de ilk kez / o zaman bölündüm…
Add comment April 4th, 2007

Burada bu an için bir şeyler yazmaktansa
Göçüp gitmeyi yeğlerdim
Unutmak için aklımdaki ahengi bozuk kelimeleri
Gözlerimi kapatıp
BİRi dinlerdim…
BİR hep bir maceranın tekil kahramanı oldu. Eylem öznesini onda buldu. Hem dünde vardı hem gelecekte. Bugüne ait koşturmacalarda akla en son gelirdi. Ama dünde de gelecekte de oydu. Hem tek idi hem de BİR.
Hep gün ve hep de geceydi derdi. BİRi varken diğerine söver, BİRini diğerine şikayet ederdi. Gözleri gecede gündüzü, gündüzde geceyi arardı. İkiyi hiç sevmezdi, o hep BİRdi. Belki hem geceyi hem de gündüzü severdi ama ikisini BİRlikte değil… Hep BİRer BİRer severdi.
Ondaki bu teklik duygusuydu belki onu güçlendiren. Hep diğerine duyduğu özlemdi belki de onu ayakta tutan. BİRdi ve yalnızdı belki. Gündüzde geceye yalnızdı, gecede gündüze…
Hikayeleri hep başmaladan biterdi, çok da uzatmazdı. BİR yazardı pir yazardı. Anlamına o bile arada şaşardı. Şaşkınlık aslında arada da değil. HaBİRe vardı.
O farkındaydı ya da değildi. Ama şaşkındı orası kesin.
Şaşırırdı, dünyaya, güneşe, geceye, yıldıza…
Her hayali BİR su kenarından başlardı. Öteki kıyıya özlemle devam eder giderdi… Hayalleri hep sürerdi, hiç bitmezdi.
Belki de tekil olmayan bir onlar vardı…
Add comment March 26th, 2007
Her gün bir yerden dönmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne ala
Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım
Mevlana Celaleddin
Add comment March 26th, 2007

Bir duman içimden geçen, her tarafımı kaplayan… Gözlerimi kapattığımda da orada açtığımda da orada… Hep bir buğulu sis ağı… Hayaller yumağı…
Bazen bir sarışın düş gördüğüm… Sonrası gözlerimde yangın, kördüğüm… Sessizliğin içinde de olsak dışında da… Düşün de sonu duman… Hem heyecan hem hezeyan hem de hüzün…
Evlerin o en sonuncusundan yükselen bu duman… Eksik ışıklı o sokağın en sonundakinden… Bir önceki köşe başının karşısından solu takip ettiğinde… Gökyüzüne doğru süzülen bu duman… Aidiyetini sorgulamalı mı?… Duman işte… Gerisini merak etmeli mi?… Yanıyor içerde… Belki bir garip, garibin önünde bir ateş, ateşin içinde bir kor ve kordan da yükselen bir duman…
Duman işte o kordan en önce kurtulan aslında… Kendini en önce bırakan… En zayıf, en korkak belki de… Ateşten ilk kaçan… Dumandan kaplı bir ruh hali… Etrafta o korkak duman, kordan kendini bırakmış… Kor kendini ondan arındırmış… O kahverengi kırmızı renginde alevi elinde tutan… İşte orada aidiyeti sorgulamalı… Dumanı değil de koru bulmalı… Kordan sormalı bunun sebebini…
Evlerin en sonuncusundan yükselen bu duman… Gözlerimin artık onu aramadığı sokaktan geliyor… Aidiyeti sorgusuz… Ben de orada ikamet ettiğimdendir.. Bu kor merakım… Alevden dumandan sözüm…
Bu neden alacağıma değil neye ait olup neye ulaşacağıma ilişkin.
Tüm bu cümleler de cümlesizlik de ona ait.
Dumandan kurtulan kora ait…
Add comment March 22nd, 2007
Bu işte en kötü yorgunluk
Ne günüme ait ne de geceme
Sularından kana kana içtiğim ilham çeşmelerindeki maşrapalar götürülmüş. Üzerlerinde oymalarla o maşrapalar. Her daim susayana hizmete hazır, bakır madeninden itina ile dövülmüş, yüreği yananlara yürek olan o maşrapalar. Elimizde bize destek olan tasa kapları.
Bir gün daha günceme, geceye döndü. Bir gün daha kapandı. Ardındaki bütün rimeli akmış güzelleri de geride bırakıp.
Add comment March 19th, 2007

Gece süreksiz hareketlerle etrafı sarıyor. Hayalin de ötesinde bir yerde vücud bulmaya çalışan BİR diğerini arıyor. Ötekini. Duvarın karanlığı ve karanlığın duvarları artık iç içe geçmiş. Gözleri kapalı BİRin ve yok duygusu tokluğunda varlığının peşinde köşeleri dolaşmakta.
Uyku üzeri mahmurluğu göz kapaklarından içeri aldırmadan süzülmekte. Gönül yorgunluğu nedir bilmeden, BİRi fethetmekte. Yavaş yavaş geldiği her gecenin ortasında bir ağıt yakmakta. Hep aynı ciddiyet ve üşenmez ivedilikle.
Söz söylemekte hiç tahmin edilmedik bu hayat ve canlılık şaşırtmakta BİRi. O hep aynı dertten müzdarip, aynı şaşkınlık ifadesi ve şaşırmışlığıyla bir karanlığa bir duvarlara bakmakta… Uykusuna küfredip gözlerini ve sözlerini kapatmakta…

Add comment March 8th, 2007
Gelişin her zamanki gibi yavaş
Ve aniden…
Bir deli rüzgarın öncesindeki
O ince meltemler gibi
Yüzü yıkayan ve yavaş
Yavaş benliği alan
Düşünceyi özleten gerçekliğe
Bir hayal örtüsü getirerek
Süreksizliği bozmadan
Yavaş
Ama aniden…
Düşüm düşünceme ırak
Günüm günceme tuzak
Hep korktuğum iklimler ırak
Dolaşarak, uzakşarak
Yakınlaşarak, tanıyarak
Yaşamak…
Haykırarak duyurmadan
Kendime bile
Geldiğini hissettirmeden…
Gidişin de gelişin gibi
Dönüşün oldu aslında
Bu üçlemeler arasında
Sormalar, hangisi
Çeşit çeşit defalar
Ama gidişin
Hep yavaş ama
Hep de aniden
Add comment February 21st, 2007
Hüseyin Hatemi
hhatemi@yenisafak.com.tr 15.10.2006
——————————————————————————–
“KÖTÜ”den ve “KÖTÜLER”den sakınma
Ramazan ayının son gecelerinde dua edelim, Felak ve Nas Sureleri’ni okuyalım ve Kötüden, kötülerden Allah’a sığınalım. Kötülerin de kurtulmasını, bundan sonra isteyelim.
KÖTÜ (Şerr), İblis’den sadır olmuştur. İblis’e de seçim yeteneği verilmişti. Adem’in, daha doğrusu Varis-i Adem’in Allah katında mertebesini kıskanmasa, hased etmese idi, “Şerr’in mucidi” olmayacak idi. Şu halde “Şerr”in temelinde hased olduğunu söyleyebilir miyiz? Belki de biraz daha düşünsek, şu sonuca da varabiliriz: İblis, Adem’e hilâfet verilmesinden önce de Allah’ı gerektiği gibi seviyor görünüyor, fakat Allah’dan çok kendsini seviyordu. Böylece, Allah’a yönelmesi gereken sevgiyi saptırmış, “ego”ya (benlik, nefs) yöneltmiş idi. Bu da gizli “şirk” idi. İblis kendi benliğini putlaştırmış olmasa idi, Allah’ı gerçekten en üst mertebede sevse idi, Sevgili’nin sözünden çıkmazdı.
Şu halde şerrin kaynağı, İblis’in hasedini doğuran: benlik, bencillik, kendini (nefsini) putlaştırmadır. Bu olmasa idi, hased de doğmaz, hased kini de doğurmaz, İblis insana ve insanlığa duyduğu kin ile insanları da bencilliğe, hasede, kine ve düşmanlığa sevk etmezdi.
İblis’e kapılıp bencilliğe, hasede, kine ve kini “kuvveden fiile” geçirerek düşmanlık eylemlerine düşmemek için, Uzakdoğu dinlerinden “abrakadabra” formülleri getirmeye hiç gerek yoktur. Gönlümüzü Yüce Sevgili’nin ve Ehlibeytinin sevgisine açarak İlâhî Sevgiyi, Allah Sevgisini, Sevgi nurunu gönlümüzün tek hakimi kılarsak bu kötü âkıbetden korunuruz. Huseyn-i Lâmekânî’nin “hikmet”li şiirinde söylemiş olduğu gibi: Sen çık aradan, hanesini sahibine ver!/ Elbet gelir ıssı (sahibi) evine sen savulunca! “-Sen çık aradan!” demek, “bencilliği, kendini ma’bud saymayı bırakıp, İlâhî Nur’un gönüle girmesini engelleyen bencilliğini bertaraf et” demektir.
Bencillik ile davranmayı İblis’e uyarak seçen kimse, vicdanından gelen sesi bastırır ve böylece bu kimse; gönlünde hiç değilse kendinin yer aldığını zanneder, fakat gerçekte gönülde yerleşen İblis’dir.
Yerleştikten sonra da çıkmamak için direnir. (Evvel koma kim, sonra çıkarması güç olur/ Şeytan çerisi hâne-i kalbe koyulunca!) Fakat Allah’a başvuran kimsenin duasına icabet vaad edilmiştir. Allah’a sığınılıp Allah yardıma çağrılarak, haneyi sahibine teslim etmemenin kötü sonuçlarından kurtulmak, “can boğaza gelinceye kadar” mümkündür. İblis’i, Allah’dan alınan tahliye i’lâmı ile oradan çıkarmak, sonra da kalbi Yüce Sevgili ve Ehlibeyt’in sevgisi ile ma’mur kılmak gerekir ki, Alah’a kalb-i selim ile varabilelim, Allah’ın bizden aldığı ahd bunu gerektirir. (Elem a’had ileyküm yâ benî Ademe en lâ ta’buduş-Şeytân?… -Ey Beni Adem! Üzerinizdeki ahd, Şeytan’a kul olmamanız değil mi idi? O’nun size apaçık bir düşman olduğunu buyurmadım, sadece ibadet edin, dosdoğru yol budur demedim mi? Yâsin- 36/60-61)
Bazı kimseler, başkalarına da zulmetmekten zevk almazlar. İblis’in bunlara karşı kullandığı vesvese de şu şekilde olur: Sen, bu durumunla veli sayılmaya lâyıksın, çünkü “benlik”in kötülüklerini biliyor, bunlardan sakınıyorsun. Bunun için, kendi nefsini, başkalarını putlaştırarak aşağıla ki daha yüce mertebelere erişmen mümkün olsun!”
Oysa bu da Kur’an-i Mecîd’in ifadesi ile Şeytan’ın adımlarını izlemek demektir. (Bakara, 2/168,208; En’âm, 6/142; Nûr, 24/21) Şeytan’ın adımlarını izleyen, onun izinden giden; fahşa ve münker batağına saplanır. Çok çirkin ve fıtrata aykırı eylemleri İblis iğvası ile benimsemeye ve işlemeye başlar. İblis de ister kendi nefsine zulmedenleri, ister başkasına zulmedenleri, “senin bu halin genlerden geliyor, Allah’a îman etmiyorsan, esasen bilimsel düşünceyi seçtiğin için, determinist düşünür, ve “Felâh”ın, kurtuluşun bilimdışı bir efsane olduğunu bilirsin, iman ediyorsan, Allah seni böyle yarattığına ve sen de nefsini aşağılayanlardan isen hele, benliğini yok etmekle Allah rızasını kazandığına göre, boş yere “Felâh Serâbı”nın ardına düşme!” vesvesesi ile kandırır ve ümitsizliğe düşürür.
Önceki 13/14 Ekim gecesi; Emîr-ul-Mü’minîn’in şehâdet mertebesine eriştiği, “Kadr” Gecesi olma ihtimali yüksek olan bir gece idi. Bu gece, 15/16 Ekim gecesi de “ihyâ geceleri”ndendir. Kendimizi “fahşâ ve münker” batağında görüyorsak, bu son gecelerin en iyi ibadeti, Rabbimiz’den, Yüce Sevgili ve Ehlibeyt’i hürmetine, bizi bataktan kurtarmasını dilemek, dua etmektir. “Hayye ales-salât”a uyacak isek, nihaî “Felâh” bize mübarek olsun!
Add comment February 16th, 2007

Arkada çalan o melodiler
Duvarlarda parçalanan o yürek
Yollarda geçen bu ömür
Ve bırakılan o son nefes
Gözlerde bir sonraki gün batımına o son özlem
Bir garip düş hayali
Yoklar sonsuzda aradığımız
Rüyalar kaleminde vazgeçilenler hep
Dertlerin dinletisi duyduklarımız
Aradıklarımız
Aslında tam anlayamadıklarımız
Belki de
Kendimizi
Anlatamadıklarımız
Düzensiz örtünüşler
Sığınamadığımız
Ve bu yürüyüş
Gün batımına o son elveda ile başlayan
Biriktirilmiş heyecanlarla
Tam o son kapının önünden geçerek
Yolu tutmak
Add comment February 8th, 2007

“Drina Köprüsü”, İvo Andriç’in okuduğum ilk kitabı. İlber Ortaylı röportajları içeren Nehir Söyleşileri serisinden olan “Zaman Ölmez”i okurken not almıştım. Osmanlı dönemi Balkanlar’ındaki yaşantıyı bu kitaptan okuyun demişti Ortaylı…
Kitap Osmanlı’nın o en ihtişamlı dönemindeki en gösterişli Sadrazamının Sokullu Mehmet Paşa’nın Sokoloviç köyünden başlayan devşirilme hikayesinde kendi köklerine geri dönerek yaptırdığı ve çağlara armağan ettiği köprünün 1570’lerde yapım hikayesi ile başlıyor. Köprü üzerine söylenceler ve yerel hikayelerle birlikte 16. yüzyıldan – 20.yüzyıla kadarki döneme alıp götürüyor bizi yazar. İlk bölümlerdeki köprü etrafında gerçekleşen olaylarda yavaş yavaş bizi kitabın içine çekiyor, hissettirmeden köprünün iki yakası arasında gidip geliyoruz. Köprünün iki yakasını bağladığı Vişegrad’ın yerlileri gibi köprünün üzerinde batan güneşin yüzümüzü yıkamasını hissediyoruz ve bütün bir yaşantı ilişkiler ağının içerisinde kendimizi Sırp, Müslüman, Yahudi komşularının ilişkileri içerisinde bulunuyoruz. Bir Sırp tarafından kaleme aldığını düşünmesem bu kitabın muhafazakar kesimden Osmanlı özleminde bir dünya düşleyene romantik bir yazar tarafından kaleme alındığını söyleyebilirdim. Yazar Balkan’lardan Osmanlı’nın her çekildiğinde yerine gelen Avusturya-Macaristan’ın ve onun getirdiği düzeni eleştrilerle ve eski düzene bazen özlemlerle aktarıyor. Tabii Osmanlı’nın kendi yaptığı yanlışlıkları da belirtmeden geçmiyor. Bunlar ama olayların akışı içerisinde öyle bir yerleşiyor ki Müslüman karakter kendini ve Sırp karakterler de kendilerini eleştriyor ve kimsenin incinmesine izin vermeden yazar olanları aktarıyor.
Kitap ilk yarısında bizi akıcı dili ve köprü etrafında dönen seri hikayelerle içine aldıktan sonra son bölümünde 19. ve 20. yüzyıl kısmına geldiğinde siyasi hareketlerin, kamplaşmaların, politikanın, partilerin, sermayenin, para kazanma hırsının insanları nasıl birbirlerinden uzaklaştırdığını anlatmaya başlıyor, karakterleri tek tek çözüyor ve bize etrafımızda gelişen olayları 19.yüzyıl gözlükleri ile yorumlamamızı sağlıyor. Partilerin sağ ve sol kavramının ilk olarak yerleşmeye başladığını dönemlerde insanların bu kavramları anlamdırma sorunlarından başlayarak aslında bu iki kavramın ve benzer akımların sadece insanları birbirinden uzaklaştırmaktan başka işe yaramayan ve toplumda ilerlemenin ve toplumsal barışın önüne geçen unsurlar olduğunun altını çiziyor. Bu en azından kitabın ilgili bölümlerini okurken benim aklıma gelenlerdi.
Aslında sözü kısa tutup kitaptan bir iki pasaj vererek görüşümü tamamlamak istiyorum.
Bu kitabı okunacaklar arasına mutlaka alın…

Köprünün yapıldığı dönemde Anadolu’dan Sadrazam adına inşaatı denetlemeye gelen Türk görevlinin soyundan gelen Ali Hoca’nın kasabaya 19. yüzyılda gelen tren ve onun yaşantılarına kattığı hız ve dinamizm ile ilgili görüşleri: (Sayfa 232)
“…Bir iş için sabah Saray-Bosna’ya gidenlerin akşam evlerine dönmelerini tuhaf karşılıyorlardı. Yalnız Ali Hoca, şüpheci, inatçı, fazla açık sözlü, daima herkesten ayrı düşünen Ali Hoca müstesna tabii. Şimdi işlerini çabuk bitirdiklerini, hem zamandan hem paradan kar ettiklerini söyliyenlere, Hoca ters ters:
Önemli olan insanın kazandığı zamanı hesap etmek değil, o zamanı nasıl harcadığını bilmektir, diyordu. Eğer bu zaman kötülük yapmaya harcanırsa onu iktisat etmek bin kere daha hayırlı olur. Gene önemli olan bir insanın çabuk gitmesi değil, nereye gittiğini ve ne yapmaya gittiğini bilmesidir…”
Burada hem teknolojinin hayata kattığı hıza ait bir eleştiri hem de bir müslüman önderin o zaman da yeniye ve yeni olana karşı açık muhalefeti göze çarpıyor aslında. Bunun yorumsuz olarak verilmesi ve okuyucuya objektif olarak konuların aktarılması da kitabı çok değerli kılıyor.
Kitabın bu bölümlerinde ilerleme adı altında insanların üzerine salınan gürültülü, hesapsız ve insanları gereksiz heyecanlara sürekleyen, başarı fetişisti yapan ve zenginliği, lüksü kutsayan günlere dair eleştiriler de var. Günümüzde de hala bunlar geçerli tabii, sanki yazılanları okurken birisinin bizim magazin basınına serzenişte bulunduğunu hissettim. Yazar bunları 1942’de yazmış romanın ise 1903’deki bölümünde geçiyor bunlar… Avusturya 1878 Berlin Antlaşması’ndan 25 yıl sonra Osmanlı’nın çekildiği Saray-Bosna topraklarını yönetmeye devam etmektedir. (Sayfa 246’dan alıntı)
“…İhtiyarlar gerek genel, gerek özel hayatın en mükemmel biçimi saydıkları, Türklerin zamanındaki o tatlı huzuru arıyorlardı. Ama onların sayısı azdı. Ötekileri, hepsi de, gürültücü, heyecanlı bir hayat peşindeydiler. Hep heyecan arıyor, hiç değilse başkalarının heyecanının yankısını duymak istiyorlardı… Yalancı bir heyecan veren gürültülü patırtılı hayata da razıydılar…
Kahveci bir gramofon getirmişti… Bunu rakiplerinden geri kalmamak için getirtmişti… Çünkü halk artık yalnız gürültü, hareket ve neşe olan yerlere gidip para harcıyordu. Gazetelere, gelip geçerken merakla bir göz atıyor ama, sadece birinci sayfalarda iri puntolarla heyecanlı başlıklar bulunan gazeteleri satın alıyorlardı. Küçük puntolarla kenarlara yazılmış makaleler alıcı bulmuyordu. Her olay gürültü ve büyük sözlerle karşılanıyordu…”
Bir yerlerden tanıdık geliyor değil mi bu yazılanlar
Daha devamı da var… Gençler ve dünyaya bakışları üzerine, kitapta 1913 yazı …Bosnalı gençler dışarılara gidip üniversite okumaya başlarlar ve geri döndüklerinde… (Sayfa 255-256)
“… Bu kuşak asi melekler kuşağıydı. Ve şimdilik, meleklerin bütün gücüne, bütün haklarına, aynı zamanda asilerin ateşli gururuna sahip oldukları o kısa dönem içinde bulunuyorlardı.
Bir köşede kalmış küçük bir Boşnak kasabasından gelen bu köylü, tüccar ve esnaf çocuklarına kader, hiçbir çaba göstermeden, uçsuz bucaksız dünyaya bir giriş kapısı açmış ve büyük bir özgürlük ideali vermişti.
Doğuştan kendilerinde olan o taşralı nitelikleriyle dünyaya dağılıyor, öğrenimlerinin konusunu, eğlencelerinin cinsini, tanıdıklarla arkadaşlarının çevresini, yeteneklerine, durumlarına ya da rastlantıların kaprisine göre kendileri seçiyorlardı. Çoğu gördüğü şeylerden fazla bir şey kavrayamıyor, yararlanmasını bilemiyordu ama, içlerind her istediğini yakalayabileceğine ve yakaladığı şeyin onun olacağına inanmayan, emin olmayan yoktu. Hayat… (Bu söz konuşmalarda olsun, devrin edebiyatında veya politikasında olsun sık sık geçiyor ve saygı gereğince büyük harflerle yazılıyordu.) Hayat önlerinde bir amaç, özgürlüğe kavuşan duyguları için bir hareket alanı, entellektüel meraklarını tatmin edecek bir zemindi. Önlerindeki yol sonsuzluğa kadar açıktı. Bu yolların çoğuna ayak basmasalara bile (nazari de olsa) istedikleri yolu serbestçe seçebilecek ve birinden ötekine atlayabileceklerdi. Hayatın baş döndürücü zevki de bundaydı.
Başka adamların, başka ırkların, başka çağlarda ve başka ülkelerde yüzyıllar boyunca yaptıkları çabalar sayesinde, hayatları pahasına, hatta hayatlarından da değerli fedakarlık ve feragatlar pahasına yaratmayı ve elde etmeyi başardıkları şeylerin hepsi, kaderin tehlikeli bir hediyesi veya rastlantısal ele geçen bir miras gibi şimdi önlerine serilmiş bulunuyordu.
Bu, insana inanılmaz, tuhaf bir şey gibi geliyordu, ama gerçekti. Ferdin veya toplumun ahlak kurallarının uzaklara, cinayet sınırlarına kadar dayandığı bu bunalım yıllarının, her grubun, her ferdin bütün bunları serbestçe kabul veya red ettiği bir dünyada gençliklerini diledikleri gibi harcayabiliyorlardı… İsteklerini söyleyebiliyor, her şey üzerine serbestçe ve ölçüsüz yargılarda bulunabiliyor, istediklerini söylemeye cesaret edebiliyorlardı. Bir çokları için bu sözler hakaret yerine geçiyordu. O, atalardan kalma duygularını, kahramanlık ve şöhret, zulüm ve yıkıcılık duygularını tatmin ediyordu. Hem de birşeyler yapmak, söylediklerinin sorumluluğunu taşımak zorunda olmadan.
İçlerinde en yeteneklileri, öğrenmeleri gerekli şeyleri küçümsüyor, yapacakları şeyleri de küçük görüyorlardı. Yalnız, bilmedikleri şeylerle övünüyor, güçleri yetmeyen şeylere hayran kalıyorlardı.
Hayata girmek için bundan daha tehlikeli bir biçim, müstesna davranış, ya da tam bir bozguna götüren bundan emin bir yol olamazdı.
İçlerinde güçlü, en iyi olanlar tam bir fakir fanatizmiyle kendilerini hareket alanına atıyor, küçük sinekler gibi yanıp kavruluyor, sonra da çağdaşları tarafından hemen kahraman ve aziz ( azizleri bulunmayan hiçbir kuşak yoktur) mertebesine yükseltiliyor, topuğuna varılmaz örnekler tabanı üzerine oturtuluyorlardı.
Her kuşağın kendine göre hayalleri vardır. Uygarlığa gelince: Kimi onun hızlanmasına yardım ettiğine, kimi de çöküşüne tanık olduğuna inanır. Genellikle gerçek olan bir şey varsa da: Bizim ona baktığımız açıya göre alevlenir, için için yanar ve söner…”
Vişegrad’ın Müslüman genci Fehim Bahtiyaroviç, Sırp milletini yükseltecek ve dünyadaki medeniyetin merkezi olacak bir Sırp ülkesine yönelik görüşlerini anlatan arkadaşı Toma Galus’a düşünüp de söyleyemediği düşünceleri: (Sayfa 270)
“…Dünyanın kurallarını, hayatın ve insan ilişkilerinin temellerini belirten yüzyıllardır. Ama bu, değişmeyecekler demek değildir. Yalnız insan hayatıyla ölçülünce, sonsuz gibi görünürler… Onların devamı ile bir insan ömrü arasındaki ilişki, tıpkı bir ırmağın yüzündeki dalgalı su ile dibindeki durgun görünen suya benzer… Bir dalgalı, hareketli ve hızlı, ötekisi hissolunmayacak kadar ağır akar. Ve bu, merkezleri değiştirme düşüncesi bile zararlı bi şeydir. Bu, büyük ırmakların kaynaklarını, dağların yerlerini değiştirmeye benzer. Ani değişiklikler isteği ve onları kuvvet zoru ile gerçekleştirmek düşüncesi, insanda çoğu zaman bir hastalık gibi belirir, daha çok kafasında güçlenir. Yalnız şu var ki, bu kafalar iyi düşünemezler. Sonunda bir sonuca varamaz. Çoğu zaman da omuzları üstünde kalmazlar. Çünkü dünyayı yürüten ve idare eden insanların istekleri değildir. İstekler, rüzgara benzer… Tozları bir yandan alıp öbür yana götürür, bazen bütün ufku karartır. Ama sonunda sakinleşir. Yatışır ve arkasından dünyayı yine o sonsuz biçimi ile bırakır… Yer yüzündeki sürekli eserler Allahın iradesiyle meydana gelir. İnsan, ona körükörüne boyun eğen bir aletten başka bir şey değildir. Arzudan, insanoğlunun isteğinden doğan bir eser, ya gerçekleşmez, ya da sürekli olamaz. Demek iyi değildir…. Karanlık gökyüzünün altında söylenen bütün bu coşkulu ve cüretkar sözler de bir şey değiştirecek değildir. Onlar da dünyanın büyük ve sürekli gerçeklerinin üstünden aşarak, gidip arzuların ve rüzgarların sukunet buldukları o yerlerde kaybolacaklar. Gerçek olan şu ki, büyük adamlar ve büyük yapılar, insan gururunun o boş ve geçici istekleriyle bir ilgisi olmayarak daima Tanrısal idarenin onlara belirttiği yerlerde yetişip yükseleceklerdir…”
Burada aslında bu son yazılanların tümüne katıldığımı söyleyemem. İnsan değişimi kendi yaratır, her ne kadar ilahi takdirin de önemli olduğunu bilsem de… Ancak şu da var ki (burada yazarla aynı görüşe sahibim) kişilerin kendi milletlerini yüceltip diğerlerinin üzerine çıkarma isteği her devirde bir şekilde hüsrana uğrayacaktır. Dünyanın bütününü iyileştirmeye dönük olmayan hareketler kendilerini yoketmeye ve kısa süreli olmaya mahkumdurlar…
http://en.wikipedia.org/wiki/Vi%C5%A1egrad (Vişegrad’ın wikipedia linki)
Na Drini Cuprija’nın ve Vişegrad’ın son halinden fotoğraflarla tamamlayalım…


Add comment February 6th, 2007



Al Pacino’s Inch By Inch speech from Any Given Sunday
I don’t know what to say really.
Three minutes
to the biggest battle of our professional lives
all comes down to today.
Either
we heal
as a team
or we are going to crumble.
Inch by inch
play by play
till we’re finished.
We are in hell right now, gentlemen
believe me
and
we can stay here
and get the shit kicked out of us
or
we can fight our way
back into the light.
We can climb out of hell.
One inch, at a time.
Now I can’t do it for you.
I’m too old.
I look around and I see these young faces
and I think
I mean
I made every wrong choice a middle age man could make.
I uh….
I pissed away all my money
believe it or not.
I chased off
anyone who has ever loved me.
And lately,
I can’t even stand the face I see in the mirror.
You know when you get old in life
things get taken from you.
That’s, that’s part of life.
But,
you only learn that when you start losing stuff.
You find out that life is just a game of inches.
So is football.
Because in either game
life or football
the margin for error is so small.
I mean
one half step too late or to early
you don’t quite make it.
One half second too slow or too fast
and you don’t quite catch it.
The inches we need are everywhere around us.
They are in ever break of the game
every minute, every second.
On this team, we fight for that inch
On this team, we tear ourselves, and everyone around us
to pieces for that inch.
We CLAW with our finger nails for that inch.
Cause we know
when we add up all those inches
that’s going to make the fucking difference
between WINNING and LOSING
between LIVING and DYING.
I’ll tell you this
in any fight
it is the guy who is willing to die
who is going to win that inch.
And I know
if I am going to have any life anymore
it is because, I am still willing to fight, and die for that inch
because that is what LIVING is.
The six inches in front of your face.
Now I can’t make you do it.
You gotta look at the guy next to you.
Look into his eyes.
Now I think you are going to see a guy who will go that inch with you.
You are going to see a guy
who will sacrifice himself for this team
because he knows when it comes down to it,
you are gonna do the same thing for him.
That’s a team, gentlemen
and either we heal now, as a team,
or we will die as individuals.
That’s football guys.
That’s all it is.
Now, whattaya gonna do?
Add comment January 31st, 2007

Artık yaşlanıyorum bunu biliyorum… İnsanın gözleri doluyor… Duygulanıyor… Hep bir masalmış gibi anlatılanları görsel olarak izlemenin verdiği his tarif edilemez…
Türk’ün ateşle imtihanı… Apaçık ve net olarak filmde gözler önüne seriliyor…
Bize bu vatanı hediye eden şehitlerin ruhu şad olsun…
Her evde ve okulda bu filmler bulunmalı… Yapımcısından yönetmeninden Allah razı olsun… Bu kadar kaliteli ve özenli çekimler, ciddi çalışma, ayrıntılara verilen önem, kurgu ve akıcılık. Hem film tekniği hem konuyu anlatış açısından iyi, hem de insanı o tarihi anlara alıp götürmesi açısından…
Peter Ustinov’u da bu filmde Lloyd George rolünde görmek ne güzel olmuş… En önemli filmimizde bir büyük üstadı izleme… Kim düşünmüşse tebrikler…
Ben yutkunarak ve göz pınarlarımı zorlayan yaşları frenleyerek 6 bölümü 2 gecede seyrettim…
Tek söyleyeceğim, seyredin ve seyrettirin…
Cumhuriyet’in de VCD’lerini seyretmiştim… Kurtuluş nasıl bir bağımsızlık mücadelesini anlatıyorsa, Cumhuriyet’te medeniyet mücadelesini ve Mustafa Kemal’in o büyük dehasını ile eserini yaratmasını gözler önüne seriyor…
Add comment January 25th, 2007
The Shawshank Redemption - Esaretin Bedeli


Bu film için herşeye değer.
Andy’i o çatının üstünde yüzünde tebessümle otururken arkadaşlarını bira içerken izlediği sahneyi seyretmek için değer…
İlk kez seyrederseniz kesinlikle vurulacaksınız. Kızacaksınız. Üzüleceksiniz. Sevineceksiniz. Umudunuz da olacak.
Tanıtım bilgilerinden alıntı yaparak bitireyim: “Korku sizi tutsak eder. Umut sizi özgür bırakır.”
Add comment January 11th, 2007

İşte şimdi sona biraz daha mı yaklaştık
Hep sorduğum bu sorular tek kişilik
Gerçeğin döndüğü viraja bir adım daha
Kelimelerin sürekli akacağı o ana
Ben mutlaka dönüyor olacağım
Bir dönencede olacağım
Kelimeler beni uçuracak
Her kalp atışını hissederek
O duvarların üzerinden aşacağım
Güneşe olan özlem beni bu yola sevketti
Gecelerde aradıklarım belki mecburiyettendi
İkiye ait olanlar artık ortada olmadığında
Hep ifadelerde olamayacaklar gelecekler
Ama susmayacaklar işte bizler
Hep bana belki bunu soracaksın
Bir bilsem diye güleceksin
Yazıyorum zaten bunları işte bir gün için
O gün için
Son gün için
Add comment January 10th, 2007

Buna bir sebep olsaydı
Durup üzerine belki düşünürdüm
Yıldızların örgüsüne takılıp durduğum gecelerde
Üzerimde bir battaniye
Üşürdüm…
Bir boşluktaymış hissi ile başbaşa kalmak
Tam tarifi olmasa da
Yalnızlığın kıyısında bir esintide bulmak kendini
Karşı kıyıya bir özlem duygusu ile bakmak
Ayağımı ıslatan dalgaların çağrısına da aldırmadan
Üşümek o yıldızlı gecede
Doya doya üşümek
Kelimelerle harcamadan içsemek
Her anı o boşlukta geçirmek
Tam gündüz kıyametinde gecenin cennetine kavuşmak
Sevmeyi öğrenmek
Sevilmeyi aramak
Üşümek işte
Yıldızlı bir gecede
Kana kana üşümek
Üşüttüğümden! de değildir
Üşümüş oldıuğum kesindir ama
Basit bir soğuk algınlığı da değil
Tam tamına üşümek
Yıldızın parlaklığına bakıp bakıp
Kaymasın diye dua etmek
Add comment January 7th, 2007
![]()
işte şimdi başbaşayız
düşünceler yavaş yavaş ağırlaşmakta
ben kendimden gitmekteyim
bu bir zorlama rüya belki de
hep görmek düşü ile uyuduğum
rüyamda bile inanmadığım
bir tatlı hayalin hikayesi
hep anlattıklarım gibi
güne ait bir kırgınlık belki de
hep bir soru işareti zaten bu da
olacak bir sonraki de
anlatılanlara ait bir anlam aradığında
hep söylediğim şu oldu
manası kendindir şiirin
manası özündedir
dersen ne mana var bu kelamda
derim yeniden oku bu şiirleri ve anla
kaybolanlar akla geldiğinde
sadece üzülür mü bu yürek sanarsın
en derinden yanar kimse anlamaz ki
anlayamaz ki
hep söylediklerimdedir
söyleyemediklerim de vardır
söyleseydim dediklerimi geçtim zaten
söyletmediklerime ise üzülmem
söylememişlik en çok beni üzer
onu da yapmamışlığım yoktur
ama hep üzer beni işte
bu araftaki halim
üzgünlük sürer
Add comment January 7th, 2007

Gözler ağırlaşır derler
Aslında taşıyamaz artık günü
Geceye kavuşmak istediğinde
Uykuyu çağırır
Uykuyu özler
Gözler
Hep ister de
Uyar mı ona ben
Gözler önce
Bekler
Düşünür hep önceyi sonrayı
Hep durgun bu aralar
Geceye de suskun
Add comment January 7th, 2007


Brezilyalı bir misafirimin verdiği CD ile tanıdığım mükemmel ses… Aşağıdaki alıntı Wikipedia’dan… 36 yıllık yaşantısına 45 milyonluk plak satışı ve düzinelerce hit şarkı sığdırmış bir özel insan…
Elis Regina Carvalho Costa (March 17, 1945 – January 19, 1982) was one of the greatest female singers in Brazilian popular music. (http://en.wikipedia.org/wiki/Elis_Regina)
Bendeki CD’den en sevdiğim şarkısının sözleri aşağıda: (Bonita: Pretty, aslında tek ingilizce olan da buydu, diğerleri portekizce
)
Elis Regina - - Bonita
What can I say to you, Bonita?
What magic words would capture you?
Like a soft evasive “missed”
You all, Bonita!
You fly away when love’s new!
What do you ask of me, Bonita?
What part do you want me to play?
Shall I be the clown for you, Bonita?
I will do anything you say
Bonita, don’t run away, Bonita!
Bonita, don’t be afraid to fall in love with me.
I love you, I tell you, I love you, Bonita.
If you loved me, life would be beautiful, Bonita!
Add comment January 7th, 2007

Hep o ana ait bir duruş
Uzaklara doğru bir iç çekiş
Işıklar bile belli belirsiz
Yanar söner… İzsiz
Hatırat-ı yalnızlık bu kaleme aldığımız
Yittiğimiz o kaybolmalarda
Gün gelip de kapıyı çaldığında
Geceye olan ağlamalarımızdır
Gözyaşlarımızın izini sürdüğümüz
O hayata dair bütün perdelerin de indiği
Yalnızlık hatıraları
Geç gelen bir bardak su da değil bu
Üzerine içebileceğimiz
Paylaşabilecek gibi değil
Taşınabilir olsaydı ki
Uzaklarda olsa bile
An geliyor işte
O uğursuz an
Sevimli an
hatıra geliyor akla
İnsan seviniyor
Hatıra olduğunu üzülüyor sonra
Kahroluyor artık
Ağlıyor
Yalnızlığına
Add comment December 21st, 2006
Bir
İçe ait bir şifre oldu
Bir taneydi
Bazen
Bi’ tanemdi.
Bir gündü
Gündüzü beklediğim!
Bir haldi
Hallolmadığım!
Add comment December 12th, 2006

Üzeri örtüldü tüm günahların
En akla gelmediklerin bile
Telaffuzuna dilin çekindiği
Söylencelerde bile olmayanların
Sis indi şehrin üzerine
Önce puslu nefesini hissetti gökyüzünün
Sonra hissetti soğuğunu nemin
Boğazını bıraktı eline
Tepelerde kendine yer buldu
Şehr-i istanbul sisi kabul etti.
Bu sisteydi işte olan ve biten
Bir rüyaydı mı başlayan ya da
Uyandığımız bu an bir rüyay mıydı
Hayallerin örtüldüğü ile sakladığı karıştığında
En çok sorulardı sorulan gizlenene ait ve söylenilmeyene
Bir dar sokaktaydı en son kendini hatırladığında
Se koşmaktaydı yokuş aşağı nefes nefese
Sise doğru gitmekteydi
Arkasındaki neydi
Kimden gelmişti bu kaçış
Kimdendi bu uzaklaşış
Sise doğru gitti
Sisin gözü aldı onu söylenceye
Hissettiği en son bir soğuk nefesti
Uykusundan son bakışında gökyüzü sanki yere inmişti.
Hep anlatıları aktaran bir gariptir
Vücut bulur onda aşklar
Dile gelir istenilmeyenler
Görülmeyenler açığa çıkar
İşte o anlarda bir kaçış sağlar
Bir nefes verir şehre ve insanları örter
Sis şehrin üzerine iner.
Gökyüzü yerdedir.
Yer göktedir.
Add comment December 11th, 2006

Ağır ağır döndü kağnının tekeri
Geçici bir heves geldi geçti
Kar yağarken üzerine Ayşe’nin
Gözlerini kıstı. Yürüdü.
Hayalinde bir resim çiziyordu
Ki saçları arasında dans etmekteydi rüzgar
Göz kapakları hala kısık
İnce bir sızı vardı yüreğinde.
Yürüdü.
Mermiyi taşırken ova beri
Artda uzanan dağlar
Kağnı ilerledi ağır ağır
Ayşe yüreğini kıstı…
Yürüdü.
Bir köydeydi en son hatırasında
Bir düğündeydi
Başında yazması oradaydı
Bir de yalnızdı karşısındaki ile
Gözlerini kırpıştırdı.
Nazlı kuş uçtuu, gitti.
Ayşe gözler kısık, yürüdü…
Döndüğünde bir tek onu gördü
Kar hala yağıyordu üstelik
Sesi de geliyordu sanki belli belirsiz
Seslendi önce. Sonra hüzünlendi
Yürüdü Ayşe.
Ağır ağır ilerledi kağnısı.
Soğuk da değildi üstelik yüreğini titreten
Bu göz kısıklığı değildiki tipiden
Yaşardı gözleri Ayşe’nin
Önce içi bir burkuldu
O tüm içindeki kelebekleri kaybetmenin hüznünü duydu
Baktı kısmadan gözlerini
Bir daha geriye, sonra ileriye
Doya doya ağladı.
Kağnısının yanında yürüdü.
Add comment December 6th, 2006
Böyle uzun uzun bakmak
Orada kaybolmak
Ufuk çizgisi silmek
Divane olmak zaman içinde
Umudu aramadan sen olmak
Add comment December 5th, 2006

Bir itiraf bu çekincelere
Uzun uzudıya süre gelen dizelere
Dizi dizi yola vurulmuş kervanlara
At sırtında ağlak giden benceye
Bir nahoş itiraf bu
Kendimizden bile ırak tuttuğumuz
Kötü günlerin üstünü de örten
Ardına kadar da açan kapısını kederin
Aynı zamanda getiriyor bu itiraf
Günceyi hüzünlü ellerden
Ve rüyaları müzikli illerden
Sakincesine sessizcesine ılıkcasına
Bir kum tanesi gibi tek ve çok
Bir itiraf bu
Aşka da dair belki de kendi bilir
Yüreğin hem yarası hem de dermanı
Susar gönül edemez
Haddini bilemez konuşamaz
Hep budur ağrısı sızısı
Bir kutu kayısı bile boş gelir
İtiraftadır aslı gerisi hoş gelir…
Add comment December 5th, 2006
Aziza Mustafa Zadeh - Shamans (2002)

01 “Holiday Blessings” - 4:30 (Tatil Lütufları)
Life is the greatest gift of God (Yaşam tanrının en büyük armağanıdır)
02 “Ladies Of Azerbaijan” - 5:00 (Azerbaycan’ın Kadınları)
…are gentle but proud (… nazik ama gururludur)
03 “UV” (Unutma Vijdani) - 5:48
About conscience (Vicdan hakkında)
04 “Sweet Sadness” - 4:59 (Tatlı Hüzün)
For loving hearts (Seven kalpler için)
05 “M25″ - 2:58 (M25)
…is the largest car park in the world (… dünyanın en büyük otomobil parkıdır)
06 “Ayrilik” - 4:56
Dedicated to the memory of the beautiful Turkish singer, Zeki Müren (Güzel Türk şarkıcısı Zeki Müren’in anısına adanmıştır)
07 “Fire Worship” - 4:34 (Ateşe Tapmak)
Fire as the symbol of life (Yaşamın simgesi olarak ateş)
08 “Shamans” - 9:10 (Şamanlar)
…are very special people, gifted by God… they can see who you are, and heal you in many ways (… tanrı tarafından ödüllendirilmiş, çok özel insanlardır… kim olduğunuzu görebilir ve sizi çok farklı yollarla iyileştirebilirler)
09 “Strange Mood” - 5:26 (Sıradışı Ruh Hali)
Dedicated to the genius of Vagif Mustafa Zadeh (Bir dahi olan Vagif Mustafa Zadeh’e adanmıştır)
10 “Uzun Ince Bir Yoldayim” - 4:13
My favourite Turkish song (Favori Türkçe şarkım)
11 “Endless Power” - 3:43 (Sonsuz Güç)
…of Vagif’s spirit that has tremendous influence on me (Üzerimde çok büyük bir etkisi olan Vagif’in ruhunun sonsuz gücü)
12 “Melancholic Princess” - 4:20 (Melankolik Prenses)
Waiting for the prince of her life… (Yaşamının prensini bekleyen…)
13 “Bach-Zadeh” - 2:56
Bach is my first classical composer. As Vagif said, “great jazzman” (Bach, ilk klasik müzik bestecim. Vagif’in söylemiş olduğu gibi, “büyük cazcı”)
14 “Portrait Of Chopin” - 5:36 (Chopin’in Portresi)
My first romantic composer. Like my father, he was only thirty-nine when he died. (İlk romantik bestecim. Babam gibi, öldüğünde yalnızca otuz dokuz yaşındaydı.)
Add comment December 5th, 2006
Bu öze dair
Özden bir haykırışa,
İçten kırılganlıklara dair
Çeviremediğimiz onca hayatın sahneleri
Geriye getiremediğimiz anlara ait
Bir karar bu üzerinde durduğumuz
Altımızda esmekte rüzgarlar
Akmakta ırmaklar
Ve şelaleler çağlamakta
Hep bir dizgisi doğanın
Doğalın cilvesi
Altımızda süregelmekte
Bu kararlar dizisi de değil
Sorun bu içe işleyen bakışlarda gizli
Gizli gizli de sürdüremediğimiz
Ama dışarı da vuramadığımız
Hep ben günden sorardım şaşkınlıklarımı
Geceler de sokak oldu şaşkın dolaşmalarıma,,
Bir sokak lambasının altında
Bir köşebaşında
Bir pencere altında
Arayacağım artık
Aşk kırıntılarında
Add comment December 5th, 2006
Bekir COŞKUN bcoskun@hurriyet.com.tr
Konu dışı…
İKTİDARDAKİLER rahatsız oldular, “Cumhuriyet üzerinden siyaset yapmayın”, “Laiklik üzerinden siyaset yapmayın”, “Millet üzerinden siyaset yapmayın” diyorlar.
(……)
“Siyaset” Arapça “seyis”ten gelir.
“Siyaset” at terbiyesi demekti eski Arapça’da.
Biz siyaseti “insanları yönetme sanatı” biliriz.
“At” konumuzun dışındadır.
*
Bir de “eşek” vardır.
Eşekleri yönetmek zordur. Her zaman gitmesi gereken yönün tam tersine gitme eğilimindedir eşek.
Eşekleri yöneten kişiye “eşek başı” denir.
O eşeklere adını vereceğine, eşekler ona adını vermişlerdir ve o “eşek başı” olmuştur.
“Eşek” konumuzun dışındadır.
*
Bir de “deve” vardır.
Develer genelde bir eşeğin peşinden giderler.
Bu nedenle Toros devesi “Beni bir eşeğin peşinden gitmek öldürecek” demiştir.
“Deve” konumuzun dışındadır.
*
Bir de “katır” vardır.
“Katır” doğası gereği doğum yapmaz. O bir at ile bir eşeğin birleşmesinden doğar.
Bu nedenle “at” olmadığı gibi “eşek” de değildir.
O katırdır…
Katırın ünü “inadından” gelir.
“Katır” konumuzun dışındadır.
*
Bir de “inek” vardır.
Taş atılmasıyla, ineğin dönüp bakması arasındaki zamana “intikal süresi” denir.
Ki inek “intikal süresi” en uzun olandır. Biz buna “geç intikal” diyoruz.
İnek “geç intikale” sahip olduğu için, sütünden el-álem beslenir de kendisi ot ile yetinir.
“İnek” konumuzun dışındadır.
*
Diyeceksiniz ki; “Hani bu yazının içinde hiç siyaset yok?”
“Siyaset” konumuzun dışındadır.
Add comment November 23rd, 2006
İngilizce olunca sözler sanki olduğundan daha bir derin anlam içeriyor gibi duruyor… Aslında basit bir take it easy yaklaşımı…
<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><><>
No regrets…growth. Give youself credit.
Everybody is different. Their view of you may not be correct.
Does it really matter? Who matters? You.
Who do you love? What do you know that no else knows? Take a chance.
Talk, listen, cry. You know how to laugh. Make a fool of yourself.
Honesty.
Enjoy the highs, appreciate the lows…they are humbling.
Learn, learn about you. Be aware. Patience. Be Positive. Be hopeful.
Don’t ever let anyone destroy who you are and what you believe.
Be open to change and evolution. Accept. Reach out. Ask questions.
Hear the answers. Are they right?
Live for the moment but anticipate the future. A good one. You
deserve it.
Work very hard. Don’t stop. Admit weakness…your strengths will
speak for themselves.
Use your gifts. Yes, you have gifts. Forgive. Let go. Swallow your pride.
But spit it up when you’re done to make sure it’s still intact.
Be gentle. Strong. Kiss. Kissing is wonderful.
Keep a promise. Conquer a fear. Don’t be perfect, be excellent.
Falter. Balance. Be grateful. Be real.
Never give up. Don’t be afraid. I believe in you.
Alanis Morissette, 1992
1 comment November 13th, 2006
Hataları sevapları ile bu memlekete hizmet etti. Allah rahmet eylesin.

bir boşluktan bir boşluğa
bir cam bardağa dolmuşum
cam bardakta su olmuş
sudan içmiş can olmuşum
görünmezden cana
bir kumaş örülmüş
kumaşa bürünmüş
beden olmuşum
bir varmış bir yokmuş
iki boşluk arası
bir rüyalık alemde
sen ben olmuşum
Özgeçmiş / Bülent Ecevit
Add comment November 11th, 2006

Oyun hakkında bilgi icin: http://www.oyunatolyesi.com/oyun_details.asp?p=view&id=22
Yorumum:
İyi bir tiyatro izleyicisi olmadığım için ve tiyatrodan da anladığımı iddia edemeyeceğim için çok bir yorum yapmayacağım oyunla ilgili. Ama oyunu ben beğendim. En çok da milleti rahatsız eden feylezof.!! rolünün hakkını verdi… o kadar tırmalayıcı bir sesi vardı ki diğer oyuncuların onun dediklerine tahammül edemeyip onu kovalamalarına katılmayı bile düşünmedim değil bir ara
… Kardeşim insan bu kadar vıdı vıdı yapabilir… Yalnız bu rolü (yani vıdı vıdı yapan, çok bilen, bi o kadar da çok konuşan kişi) bir kadına vermeleri de ayrı bir gönderme miydi acaba???…
…
( bunu yazdım ya şimdi ciddi bir tartışma açılacak
… )
Neyse, haluk bilginer iyiydi… az giyinmiş kızlar ilk çıktıklarında biraz şaşırtsalar da (kabul etmem lazım) sonradan oyunun konsepti içerisinde bence kaybolup gittiler, ben pek üzerlerinde olana (ya da olmayana) takılmadım açıkçası…Oyunda para ve şehveti vurgulamaları gerekiyordu bu şekilde yapmışlar… Bana estetik açıdan çok itici gelmedi…
Dönüşte arabada konuştuğumuz gibi genel herkesin kolayca kabul edip beğenebileceği bir oyun değil, ben beğendim ama başkalarına gitmeleri için tavsiye edemem… bu kereviz gibi… birileri çok sever yer, birileri de ağzına sürmez… kimseye de bu nedenle kereviz ye mutlaka diye tavsiyede bulunulmaz…
…
Add comment November 9th, 2006
Bum novbet mizened ber tarem-i Efrasyab
Perdedari mikoned der kasr-i kayser ankebut
(Baykuş, Efrasyab’ın kubbesi altında nöbet tutarken, örümcek de kayserin kasrında perdedarlık ediyor)
Osmanlı tarihleri Fatih Sultan Mehmet’in Bizans imparatorlarının saraylarına ayak bastığı fetih günü yukarıdaki Farsça beyti okuduğunu yazar.
1 comment October 30th, 2006
Hep bir anlam aramadan
Sadece günlük dağınıklar üzerine
Gün ağırlıkları da değil
Gece hafiflikleri de
October 26th, 2006
Gün başladıysa önceden
Ötesine de bakmadan değer
Bir iki yazmanın da üzerinde
Benden de ileriye
Söylense de şimdiden
Söylence de olmasa
Söylenmeden de yapılsa
Yazı hep kalacak…
October 26th, 2006